29 Mar 2013

Yaşam Dokunuşlarım - Mumlar

Orta sehpam ve mumlarım
Belki renkli olmalarıdır sebep.
Belki de kokulu olmaları.
Ya da enerjidir ortaya çıkardıkları.
Veya yanmaları ile hayatımızdaki negatif şeyleri (unutmak istediklerimizi) yok etmelerini sanmamızdır.
Hangisi sebep, bilmiyorum. Ama mumları seviyorum. Mum yakmayı seviyorum. Şu anki evimde de bol bol yakabileceğim ve yanarken izleyebileceğim bir ortam var. O yüzden mutluyum ve yaşama dokunduğumu düşünüyorum.


'Yaşam Dokunuşlarım' Serisi

Geçirdiğim yoğun günler sırasında fark ettiğim bir şey oldu. Yoğunum dediğim bir dönem sonrası gelen yeni dönem, bir önceki dönemin aslında o kadar da yoğun olmadığını gösterdi bana. Buradan da aslında insanın her zaman (ne kadar yoğun olursa olsun) kendisine zaman ayırması gerektiğini öğrendim. Hâttâ bence insanın kendine zaman ayırması, özen göstermesi bir sanat. Ondan dolayıdır ki, yeni bir yazı serisine (naçizane) başlama kararı aldım. Adı, Yaşam Dokunuşlarım. İnsan yaşamı boyunca gerçekten çok fazla kişiye, nesneye, toprağa, bitkiye, sanata vs. dokunuyor. Tabii, dokunmak içinde, koklamak da, etkilemek de, yemek de, gezmek de, görmek de, duymak da var. İnsanı insan yapan her şey var. İstedim ki, yaşamda dokunduğum şeyleri yazayım buraya. Aslında, bu her şeyden önce kendim için. İnsan, başarı için kendi yerine başkalarını seçiyor ya rakip olarak. Karşıdakini ezince, mutsuz yapınca, laf söyleyince mutlu ve başarılı oluyor ya. İşte, hep o mutlu (!) ve başarılı (!) tarafın karşısında, yani hep yenilen (!) tarafında olunca insan, bu gibi dokunuşlara ihtiyacı olabilir. Onun için kendim için yapıyorum bu seriyi. Belki de, bir başka insanın yaşamına da dokunurum bu sayede. O zaman başlasın bakalım serim. Keyifle okumanız dileğiyle, iyi tatiller...

25 Mar 2013

3 Mar 2013

İnsanı yaşadığı ortamlara göre mi değerlendirmeliyiz?


Evet. Peki ya tanıma fırsatımız olsaydı…
Beş yıl kadar önceydi. Arkamı döndüğümde fısıltılarla söylendi ilkleri. Duydum ama sustum. Sonra yüzüme şak diye bir tokat gibi söylenmeye başlandı, çekinilmeden… Yine sustum, bilemedim ne yapacağımı. Çünkü bana susma öğretilmişti, at içine denmişti. Söylersen saygısızlık olur demişlerdi. Sustum, attım içime. O anlarda, boğazımda kocaman bir lokma gibi kaldı o laflar. Çünkü boşunaydı, gereksizdi, haksızdı, hak etmiyordum. İçimde büyüdü bu lokmalar (her yıl vücudumda büyüyen kitleler gibi), kocaman oldular. İçimde nefret büyüdü, ya da o olmasa bile sevgiye ters kötü bir duygu… (hayatımın ilk 25 yılı tanışmamıştım böyle bir duyguyla, ama dediler ya, hayatımın ilk 25 yılı ne görmüştüm ki) Sonra konuşsana diye düşündüm. Bir zaman sonra konuşmaya başladım, açtım ağzımı her konuştuklarında. Bana öğretildiği gibi saygısız oldum, ama lokma kalmadı boğazda. Bir parça rahatladım. Sonra dendi ki, bu denir mi? Sonra düşündüm, düşündürüldüm, herhalde ben anormalim, herkes normal(miş). 
Bilememişim.
Peki, tanısaydım, değişir miydi?
Değişirdi. Ama değişmemesi için doğru zamanda ortamlar yanlıştı, kişiler yoktu, gerçekler yapılmamıştı.
Peki neden?
Yanlış kişiyim. Çünkü ortamlarımız bizi biz yapıyorsa, o zaman sorun benim yanlış kişi olmamda.