30 Ağu 2011

Aklından Bir Sayı Tut - John Verdon

Fotoğraf http://www.dr.com.tr/ sayfasından alınmıştır.
"Sanki Madeleine hayatın ta kendisiymiş gibi sıkı sıkı sarıldı."
Ve kitap bu cümleyle biter. Ben bir süre öylece kalakaldım. Niye? Bilmiyorum. Bunun cevabı yok.
Tatilim boyunca okuduğum ve dün bitirdiğim kitap buydu. Bir tarafım hep çok okunanları okuyarak daha da okunmasını sağlayarak böylece diğer kitapların şansını azalttığını söylese de diğer yanım ne varmış bu kitapta da bu kadar çok okunuyormuş diyordu. Dolayısıyla merakıma yenildim ve bu kitabı alarak okumaya başladım. Okumaya başladıktan bir süre sonra kitaba kilitlenmeye başladım. Bundaki bir etmen de okumadığınız zamanlarda kafanızdaki sorulara yanıt arıyor olmanız. Ama itiraf edeyim, bir süre sonra katili buldum ben. Polisiye romanlarda iyi miyim ne :))). Uzun bayram tatili boyunca okuyabileceğiniz ve bitirebileceğiniz bir kitap. Eğer polisiye romanları seviyorsanız, hâttâ psikolojiyle de ilgileniyorsanız bence bu kitabı sevebilirsiniz. Ayrıca kitap yazarın ilk kitabıymış, bence hiç fena değil.

Dilek Yarımadası

Dediğim gibi şehir merkezi turumuzu aşıp Kuşadası'nda ne görülmeli kısmına geçmiştik. Bunun için bir öğledensonra otelden Kuşadası'na doğru yola çıktık. (Otelden Kuşadası'na minibüs 4 TL) Merkezde indiğimiz yerin karşısında Milli Park yazan minibüslere bindik. (Kuşadası-Milli Park arası 7 TL) Yolculuk 45 dak. kadar sürüyor. Bu sırada Güzelçamlı diye bir yere uğruyor. Biz burayı çok sevdik. Kesinlikle Kuşadası'ndan daha sevimli bir yer. Yarımadaya geldiğinizde minibüs içindeyken girişi geçmeniz gerekiyor. Bunun için bilet alıyorsunuz. (4 TL) 
Sonrası ilginç. Minibüs yarımadaya girerken bir tek biz kaldık. Bundan sonra şöför bize hangi koyda inmek istediğinizi sordu. Biz de 'Biz buraları bilmiyoruz, ilk defa geldik.' deyince şöför amca bize anlatmaya başlıyor her bir koyu. Bir an kendimizi özel bir tur içinde buluyoruz. Bir kez daha diyorum, bu minibüs eşrafı olayı aşmış, gerçekten verdikleri hizmeti takdire şayan buluyorum. Neyse, konumuza dönersek dört koy var. Bunlar, İçmeler, Aydınlık, Kalamaki (Kavaklıburun) ve Karasu koyu. Biz Kalamaki Koyu'nda indik.
Ve işte her şey o an başladı:
Tam minibüsten inerken benim telefonum çalmaya başladı. Açtığımda bir süredir beklediğim telefonun geldiğini gördüm. Hayatımdaki birçok şey gibi yine zor oldu. Ama ben yaptım, herkese inat, yaşama inat. Kırılanları birleştirdi, kaybedilenleri geri verdi. Hüsranın yerine umudu koydu. Artık gelmeliydi ve geldi. Eylül'de yeni bir mekânda yeni başlangıçlara yeni konumumla adım atacağım. Hayırlı olsun.
İşte, Dilek Yarımadası girişinde tüm bunlar yaşanırken bir anda karşımızda aşağıdakini buluverdik:


Bu ne derseniz, işte bu:


Ben aa domuz var burada, ben hiç bu kadar yakından domuz görmemiştim filan diye düşünüp domuza doğru fotoğraf makinemle yönelirken Cem beni çağırdı. 'Yaban domuzları çok tehlikeli olur, geri gel' dedi. Sonra ben geri döndüm. Sonra domuz bize yöneldi. Biz ne yapacağımızı şaşırmışken şöför amca yine devreye girdi ve 'korkmayın korkmayın, onlar evclilleşti bir şey yapmaz' dedi. Biz de böylece yürümeye devam ettik. Aynı manzarayla siz de karşılaşabilirsiniz, hazırlıklı olun :)).


Burada önde plaj, arkada da masalar var, duşlar, tuvaletler var. Arada tesisler de var ama genelde insanların çoğu tedarikli gelerek yemekleriyle gelmiş. Ortam güzel. Denizse bir harika. Tam benim istediğim gibi. Yerler taş deryası. Kendimi tutacaktım, kesinlikle yere bakmıyordum. Ama Cem'in beni teşvik etmesiyle gözler yine yere kaydı ve o muhteşem taşları seçmeye başladım. Ufak bir torba yaptım yine. 


Deniz derin ve dalgalıydı. Suyun rengi çok güzel. Kesinlikle burada denize girilmeli. Biz taş seçme ve fotoğraf işinden sonra bir çay bahçesine oturduk. Hoş bir sohbet eşliğinde çok güzel çaylar içtik. Aslında ben Dilek Yarımadası'nı araştırırken bisiklete binilebilen, içerisinde bir sürü hayvan türü olan ve bunların sergilendiği bir yer olarak bulmuştum. O yüzden biz mayolarımızı yanımıza almamıştık. Öyle bisiklete filan binilecek yer yok, öyle bir imkân da yok zaten. Kalamaki Koyu'nun  biraz ilerisinde patika şeklinde bir yürüyüş yolu varmış ama malum domuzu görünce niyeyse bu fikir pek cezbetmedi bizi. Yarımadanın tellerle çevrili orta kısmında aslında birçok tür (Anadolu parsı, karakulak, vaşak, çakal, sırtlan gibi) barındırdığı söyleniyor. Hâttâ kıyılarda Akdeniz fokunun bile görülebildiği söyleniyor bize verilen kitapçıkta. O kitapçık üzerinde bisiklet parkuru var ama pek bilinmiyor sanki ayrıntıları. Girişte Zeus Mağara'sı var ama biz ona uğramadık.
Yarımada'dan fotoğraflar:







İyi Bayramlar

Herkese sevdikleriyle birlikte olacağı mutlu bir bayram dilerim. Aynı zamanda herkesin 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutlarım.

29 Ağu 2011

Güvercinada

Güvercinli Park
Güvercinli Park
Barlar Sokağı'ndan sonra deniz önünüzdeyken sol tarafa doğru denizi takibi ederek yürürseniz önce Güvercinli Park'a oradan da Güvercinada'ya gelmiş olursunuz. 

Güvercinada'ya giden yol
Burası bir ada olmasına rağmen artık bir yolla kıyıya bağlı. Bu yol üzerinde tekneler var.

Ada girişindeki tur yapan tekneler
Bunlar çeşitli yerlere tur yapıyor. Bizim vaktimiz olmadı. Ama günbatımı turu güzel olabilir. Bir saat sürüyor, yanlış hatırlamıyorsam fiyatı 5 TL. 

Ada girişinden kıyı manzarası
Yolu yürüyerek adanın girişine geldiğinizde şöyle bir denize doğru bakın ve fotoğraf çekmeyi unutmayın. Adada yürürken bol miktarda fotoğraf çekebilirsiniz, çok güzel manzaralar var. Ve tabii ki bu manzaraları uzun uzun seyredebilirsiniz. Adaya giriş ücretsiz. Bir çeşme, deniz feneri, kale var içinde. İçinde tesis yok, ama girişte bir tane var.
Adadan manzaralar:

Çeşitli amaçlara hizmet eden zeytin ağaçları

Önde her yere ismini yazmayı başaran insanların sanat eserleri (!), arkada adayı kıyıya bağlayan yol.

Bir mezar, kazı devam ediyor.

Adadaki deniz feneri
Müthiş gemiler geliyordu limana, bu da onlardan biri, ne derseniz? İhtişama bakın.
Zakkum ağacı
Ve sürpriz sonda, muhteşem günbatımı. İyi seyirler...
Not: Bir sonraki post Dilek Yarımadası'yla ilgili olacak.

Kuşadası

Daha önceki postta da dediğim gibi aslında bu sefer amaç deniz, kum, güneş ve tabii ki kitap olacaktı ama ben gitmeden şöyle bir internete bakayım dedim Kuşadası'nda ne yapılır diye. Ondan sonra da olanlar oldu. Gitmeden önceki repliğimiz şu şekildeydi, 'Sadece merkeze bir gider bakarız ne var diye'. O nedenle bir gün merkeze gidip dolaştık. Öncelikle Barlar Sokağı. Bu sokağın gündüzü ayrı bir güzel, gecesi ayrı güzel. İki vakitte de gezin mutlaka. Çok çeşitli dükkanlar var, tam benlik :)). Fiyatlar makul. Oradan ilk ganimetim işte bu:


Çok kullanışlı. Tam bir plaj çantası.
Diğeri de bu:



Bunu da aslında orada birçok yerde bulabilirsiniz. Ama ben tesadüfen ilk eline düştüm. Neresi mi, Hacivat Shop. Detaylı bilgi için burayı tıklayınız. Çok harika ürünler var. Ve sanatçıların bazılarıyla da tanışma imkanınız var.
Barlar Sokağı'nı dolaşırken yine tesadüfen Kuşadası El Sanatları Sokağı'na girdik. Burası da bir harika. Özellikle girişteki cam standı. Önünüzde cam da yapıyorlar ve yine fil yapıyorlar. Ama bu sefer tuttum kendimi. Fil almadım. Gerçekten. Onun yerine aşağıdaki bilekliği aldım.


Sonra biraz soluklanalım dedik, bir kahve molası, Güvercinada manzarası eşliğinde, muhteşemdi.
Kuşadası'ndan bazı manzaralar:







Bu şehir turuydu, sadece bununla kalabilseydik. Ama kaldık mı? Hayır tabii ki.

Not: Bir sonraki post Güvercinada'yla ilgili olacak.

28 Ağu 2011

Aqua Fantasy Aquapark Otel & Spa - 2

İskeleden görünüm
 Sahil

Sahildeki mavi bayrak (?) panosu
Otelin sahilinde ilk göze çarpan uzun bir iskele olması. İskelenin sol tarafında su sporlarına ve balıkçılığa ayrılan kısım, sağ tarafında da yüzmeye ayrılan yer var. Plaj kum, hâttâ öyle ince bir kum ki, kolay kolay sizi bırakmıyor :). Gitmeden önce MNG'deki görevlinin de bize dediği gibi kumun sonradan plaja döküldüğü anlaşılıyor. İlk geldiğimiz gün denizi görünce biraz hüsrana uğramıştım. Çok yosunluydu. Giremeyeceğim diye düşündüm. Sonra fırsat buldukça girdim denize. Yosunlar o kadar rahatsız etmedi. Çünkü her şeyden önce sadece kıyıda varlar. İlerlerde belirgin bir yosun kümesi yok. Bizim kaldığımız süre zarfında ilk günden sonra yosunlar hep sol tarafa toplandı. Zaten iskelede merdiven de var, o da kullanılabilir yosun icin. Bir de otel sürekli bir şekilde bunları temizliyor zaten. 

Deniz
Dalgacıklarla oynama zamanı :))
Deniz epeyce sığ. İskeledeki merdiven hizasında biraz derinleşiyor. Hafif çırpıntılar var su üzerinde, bazen artıyor ki bu arttığı zamanları kaçırmayın. Dalgacıklarla oynayarak müthiş eğlenebilirsiniz.

Denizdeki balıklar
İnsansız yerlerde bol miktarda ufak ufak balık var, iskelede balıkçılık çok yaygın, özellikle yabancı turistler arasında.
Plajdan diğer görünümler:

İskelenin sol tarafı, bir o kadar da sağ tarafta var.
Yosun toplama çalışmalarından

Aquapark


Detaylı bilgi için burayı tıklayınız.

Otelden aquparkın görünümü
Otel müşterileri için otelin içerisinden bir giriş var aquaparka. Öncelikle eşyalarınız için bir dolap anahtarı alıyorsunuz. Kartınızdan bir miktar (yanlış hatırlamıyorsam 10 TL) düşüyor, çıkarken de geri yükleniyor. Onun dışında orada alınan tüm yiyecek ve içeçekler ayrıca ücrete tabii. 
Veee kaydıraklar...

Bizim favorimiz açık mavi-koyu mavi olan
Bu da onun devamı
Bindiklerimiz arasında bizim favorimiz buydu. Botla kayıyorsunuz. Minimum bir kilo sınırı var, o yüzden genelde iki kişi olarak kayabiliyorsunuz, bireysel botlar bunu kullanamıyor. Başlangıçta ve ortada bir yerde doksan derece bir iniş var, işte eğlence burada. Ama gerçekten eğlenceli, tavsiye ederim. Ama unutmayın yanınıza bir eş bulun buna binmek için. Onun altındaki beyaz kaydırakta ise üç ya da dört kişi gerekiyor kaymak için, onu denemedik.

Soldaki ikisi botlu, sağdaki botsuz kayma.

En önce bindiğimiz soldaki kaydırak. İkili olarak botla bindik. Çok eğlenceliydi. Sonra ortadakini denedik. İkisinin arasındaki tek fark, sağdakinde ara ara üstünüz kapanıyor, ama gün ışığı görülebiliyor. Sonradan yalnız da bindik ama eşli daha bir iyi. Çünkü kilo arttıkça bot daha çok salınarak aşağıya kayıyor. Bir de eşli olunca çok hızlı iniyorsunuz havuza.Sağ taraftakine Cem bindi.  Söylediğine göre epey sallıyormuş. 

Kendisine korku tüneli diyorum, başka da bir şey demiyorum.
İlk gün üstteki bot denemelerimizden sonra Cem 'üsttekine de binelim' dedi. Ben de hangi ruh halime denk geldiyse 'tamam binelim' dedim. Sadece girişi görüyorsunuz, ortada bir yerde tepeden bir ışık geliyor. Bir de çıkışınızı görüyorsunuz. Onun dışında hep karanlık. İlk ve son binişimizdir. Ama yine de eğlenceliydi, hehe :)).

Doksan derece eğimli kaydırak, botsuz.
İlk günlerde pek rağbet görmedi. Fark edememişiz, doksan derece eğimle kayıyorsunuz. İlk bindiğimde bile gözüm açıktı. Süperdi, ama çok kısa sürüyor. 

Soldaki sıfır heyecan, sağdaki iki tanesi sonsuz heyecan.
Sol taraftakinden yüzükoyun, bir şey üzerinde kayıyorsunuz. Bir kayabilirseniz sonrası eğlenceli ama heyecansız. Sağdaki iki taneyi denemedik. Aslında üsttekinin uzunu ve havuza düşmeyeni. Havuza düşmeyince, o düz zeminde çok sarsıyor ve çarptırıyor bacaklarınızı filan. Yapanları izleyince bu izlenime kapıldık.

En çok rağbet gören
Ben bunu gondola benzetiyorum. Epey bir rağbet görüyor. Botla biniliyor, yalnız da binilebiliyor.

Huni
Bir kaydıraktan kayarak buraya düşüyorsunuz. Çıkış epey bir hızlı oluyor. Özellikle göbekli erkekleri izlemek, daha doğrusu takip edebilmek gayet zor ve korkutucu :)) . 

Dalga havuzu
Her gong sesi duyduğunuzda bilin ki, bu havuzda dalga başlamıştır. Dalgayla ilgilenmiyorsanız bot üzerinde yavaş yavaş salınarak keyif yapabilirsiniz.


Aquapark içerisinde kaydırakların nerdeyse tümünde hem üstte hem altta görevli personel var. İnenler kontrol edilerek bir sonraki kişi o zaman gönderiliyor. Yani zarar verme ve zarar görme durumunuz azalıyor. Personel yardımsever. Mesela, ilk bindiğinizde bottan çıkmayı başaramadıysanız size yardım eli uzatabiliyorlar :)).
Ben inanıyorum, bir gün bu aquaparklar denize yapılacak :)))) .

Not: Sırada Kuşadası var.